Onur

Sarıyer Sarıyer olalı böyle lodos görmemiştir. Omzumda bağlama, kayıkçı rıhtımına vardığımda, azgın dalgalarla birbirine tokuşan kayıkları gördüm ve umudum neredeyse bitti. Çiseleyen yağmur da cabası. Fırtınaya ve yağmura karşı muşambalara sarılmış ve kuytuya sığınmış olan yaşlı adama bir umutla yanaştım…
-Dayı, karşıya geçmem lazım, konserim var, yüzlerce insan Beykozda beni bekliyor, beni karşıya götürür müsün?..
-Evlat koca vapurlar bile seferlerini durdurdu, boğazın yarısına bile varmadan alabora oluruz, deli misin sen?
-Dayı, benim için ölüm kalım meselesi, gitmezsem yaşayamam…
-Bak evlat, ne benim bu havada karşıya kürek çekecek dermanım var, ne bu kayığın bu dalgalara dayanacak gücü…
Para aklıma geldi…
-Bu kayığın ederi ne dayı?
-Evlat kayığı satsam bile ben gelemem, dört tane evladım var, kayık devrilirse bu parayı da göremezler…
-Tamam dayı ben sürerim…deyip, o güne kadar biriktirdiğim tüm servetimi kayıkçı dayının eline saydım ve Beykoz’a doğru küreklere asıldım…
Demin çiseleyen yağmur şimdi sağanağa dönüşmüştü, kürek çekerken akıntıya kapılmamak için sola ve karşıya ilerlemeye çalışırken, boğazın tam ortasında sol kürek ikiye ayrıldı…
Tek kürekle ilerlemenin imkansız olacağını düşünüp, siyah bez kılıfı içinde zaten sırılsıklam olmuş bağlamamı çıkardım ve ikinci kürek olarak onu kullandım…
Teknesi geniş olduğundan, sola ve ileri ilerlemek daha mümkündü artık..
İki saatlik bir boğuşmanın ardından Beykoz sahili ufukta göründüğünde, sahilde birikmiş ve benim gelişimi izleyen kalabalığı gördüm… Dinleyiciler olmalıydı bu kalabalık. Yoksa niye kimi şemsiye altında, kimi muşambalar içinde ve bir kısmı yağmurdan hiç korunmadan, karşı sahilden kayıkla gelen bu adamın gelişini merakla izlesinler…
Sahile vardığımda fırlattığım ipi yakalayıp iskeleye bağladılar ve benle birlikte sırılsıklam olmuş bağlamamı tutup yukarı çektiler…
Konser salonuna vardığımızda, beni iyice kurulayıp,sıcak bir sahlep ikram ettiler. Ancak çok önemli bir sorun vardı. İki saat kürek çekmekten su toplamış bu parmaklarla artık Gelin Ayşeyi bile çalamazdım… Zaten sazım da kürek olup bata-çıka çalınmaz hale gelmişti…
Ben bu durumu karşımdaki insanlara açıklamaya çalışırken, elindeki bağlama ile kalabalığı yaran bir genç?
-Usta,usta!..bak bu babamın bağlaması, hem de Ragıp Ustanın yapımı…
deyip, elinde tutmuş olduğu dut sazı bana doğru uzattı…
Yaşı en fazla 17-18 olan bu gence su toplamış ve kabarmış olan parmaklarımı uzattığımda, hem o, hem de bunu gören kalabalık acıyarak baktı parmaklarıma, onlar da umudu kesmişti artık benden…
Sazı getiren çocuğa sordum…
-Adın ne?
-Onur usta…
-Sen saz çalıyor musun Onur?
Utana, sıkıla…
-E biraz usta..
-Peki biraz çalar mısın bize Onur?..
Biri sandalye getirdi ve Onur’a buyurgan bir şekilde,
-Hadi çal biraz ustaya…
Onur kaytağı’ya başladığında kendime şunu sordum,
Bu insanlar niye beni beklemişlerdi ki?
Eserin hızlı bölümüne geçmeden Onur’un sağ bileğini tuttum.
-Dur!..
Sonra kalabalığa dönüp,
-Aramızda genç bir yetenek var, belki Beykozlu olduğu halde onu dinlememiş olanlarınız vardır. Zaten şu an bağlama çalacak durumda değilim. İzninizle onu sahneye davet ediyorum…
Onur şaşkın,kalabalık şaşkın… Başlattığım bir moral alkışından sonra Onur’u ve sazını sahneye aldılar, dinleyiciler koltuklarına yerleşti ve konser başladı…
Bağlamaya küçük yaşta başlamış olmalıydı. İlk eser bittikten sonra, hem bizim coşkulu alkışlarımızla bulduğu moral, hem ısınmış ve rahatlamış olan parmaklarıyla, beni ve Beykoz halkını hayranlığa ve şaşkınlığa sürükledi Onur. Su toplamış ellerimi unutup nasıl alkışladığımı, tüm servetini kayıkçıya kaptırmış ve geri dönüşü bile belli olmayan biri olarak kendi acımı unutup Onur’un dehasıyla nasıl coştuğumu anlatamam… Resital bittiğinde Onur omuzlardaydı. Bağlamayı sağ eliyle havaya kaldırdı ve gözgöze geldik… Şükran duygusu öyle güzel okunuyordu ki gözlerinden. İyi ki o kürekleri çekmişsin be usta, der gibi bakıyordu bana…
Sonra ben mi ne oldum?
Hala Sarıyer’e dönemedim, hala beş parasızım, ve hala parmaklarım yaralı…
Ama Onur’u kazandım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.