Hırsız Kraliçe

Bir varmış, bir yokmuş. Zamânın birinde yanyana yaşayan iki krallık varmış.
Kebabistan ve Pertistan. Kebab’lar bolluk ve huzur içinde yaşarken, Pert’ler yoksulluk ve sefâlet içindeymiş.Halkının bu biçâre durumuna çok üzülen Pert kralı Zürtettin, aynı coğrafyada yaşadıkları hâlde nasıl bu kadar farklı olduklarını bir türlü çözemezmiş. Hâttâ sırf bunu öğrenebilmek için Kebabistan’a ajan yollamayı bile düşünmüş ama, hem Kebabistan çok iyi korunduğu için, hem de kendi ajanları sefil görüntüleri ve ilkel davranışlarıyla kendilerini hemen ele verir korkusuyla buna cesâret edemezmiş…
Onun bu kederli hâlini gören dört kızından en küçüğü ve güzelliği dillere destân olan Ambernaz, kral babasına yardım edemediği için, en az onun kadar üzülür, kahrolurmuş…

Günlerden birgün Kebab kralı İsotius ölünce, tek oğlu olan Abazius anlı-şanlı bir törenle tahta geçmiş. Bunu fırsat bilen Ambernaz babasına koşarak gidip, kendisini bir câriye gibi, genç kral Abazius’a hediye olarak göndermesini istemiş… Küçük kızından ayrı kalmak istemeyen ve onun yakalanması riskini göze alamayan kral önce buna itiraz ettiyse de, kızının ısrarı ve ikna gücü karşısında, içi kan ağlayarak da olsa kabul etmiş güzel Ambernaz’ın bu teklifini…

Ambernaz, en güzel elbiseleri giydirilip, en güzel takıları takılıp, babası ve ablalarıyla vedâlaştıktan sonra, bir tahterevana bindirilip Kebabistan’ın yolunu tutmuş, kafasında binbir şeytanlıkla…
İki günlük bir yolculuktan sonra Kebabistan’a vardıklarında Ambernaz, bambaşka bir âleme girdiğini hemen hissetmiş… Etrafta kendi ülkesinde hiç göremediği kadar ağaç ve çiçek varmış… İnsanlar sağlıklı ve iyi giyimli, hayvanlar ise hep besiliymiş… Gökyüzü bile bir başka parlıyormuş Kebabistan semâlarında…

Saray kapısına vardıklarında, kendilerini durdurup kontrol etmek için tahterevanın perdesini aralayan saray muhafızını güzelliği ve şeytâni gülüşüyle erittikten sonra, genç kral Abazius’un huzuruna çıkmak üzere saraya alınmış Ambernaz…

Kadınlara olan düşkünlüğüyle bilinen genç, yakışıklı ve heybetli kral Abazius, o sırada en güzel câriyelerinden biriyle hâlvet hâlindeymiş…
Ambernaz iki saatlik bir bekleyişin ardından, uçkurunu toplayarak merdivenlerden aşağıya inen genç kralı süzmüş, süzmüş, süzmüş ve?..
“İşte benim erkeğim (salağım) bu” demiş, içinden…
Ambernaz’ı hiç rastlamadığı bir güzellik ve seksapel içinde gören Abazius, sabahtan beri hâlvet hâlinde olduğunu tamâmen unutup, yeni hediyesini kucakladığı gibi, daha demin terkettiği hâlvet odasına doğru koşturmaya başlamış. Daha az önce seviştiği hatunun hâlâ odada olduğunu görünce de, müthiş bir sinirle:
-“Bre zındık, sen hâlâ ne yaparsın bu odada!” deyip, biraz önce spermlerini boşalttığı hâtunu dehlemiş…
Ambernaz, her ne kadar bunu kralın daha dinlenmiş bir anında yapmak istese de, Abazius’un o anki şehvetine karşı gelememiş…
Ve bütün hünerlerini ortaya koyarak genç kral Abazius’a, o güne kadar yaşamadığı bir zevk yaşatmış…
Ambernaz’ın muhteşem güzelliği ve inanılmaz dişiliği karşısında âdeta büyülenen kral Abazius, bu zevki haremindeki bütün câriyeleri gözden çıkararak, sâdece Ambernaz ile aylarca sürdürmüş…

Ambernaz, bir gece yine ateşli bir halvet sonrası, Abazius’un sarhoş hâlinden de yararlanarak hamile olduğunu, ancak evlenmeden bu çocuğu asla doğuramayacağını söylemiş. Zaten Ambernaz’a deli gibi tutkulu olan Abazius, baba olacağını da öğrenince, saraydakilere emirler yağdırıp düğün hazırlıklarını başlatmış. Bir hafta sonra da, anlı-şanlı bir düğünle evlenmişler. Kebab halkı yeni kraliçelerinin güzelliği ve kralları Abazius’un mutluluğunu günlerce süren eğlencelerle, sabahlara kadar yeyip, içip kutlamış…
Zaten hâmile olan Ambernaz, 6 ay sonra bizim krala bir de erkek çocuk doğurunca, saraydaki bütün câriyeler bu gözde ve anaç kraliçeye biat etmeye başlamış. Kral Abazius yeni kraliçesini o kadar sevmiş ve itimat etmiş ki, sonunda saraydaki hazine odasının anahtarını bile tek oğlunun anası, sevgili ve seksi eşine emânet etmeye karar vermiş… Artık sarayın ve hazinenin en büyük hâkimi Kraliçe Ambernaz olmuş…
Hazine odasına girdiğinde ağzına kadar mücevher ve altın sikke ile dolu olduğunu görünce, hemen kağıda-kaleme sarılıp kral babasına bir mektup döşenmiş Ambernaz…

Sevgili Babacığım,
Bir yıl boyunca sizden ve ülkemden ayrıyım, sizleri nasıl özlediğimi anlatamam. Ancak küçük kızınız hiç boş durmadı bu bir yıl boyunca…
Şu anda bu mektubu, Kebabistan’ın yeni kraliçesi olarak yazıyorum size…
Bir de erkek torununuz oldu, adını da ülkemizin kurucusu kral dedemin adı olan Perttettin koyduk…
Sizden bir isteğim olacak. Bir plan gereği üç ablamı da buraya, saraya hizmetçi olarak alacağım… Yanlız, kendilerine sıkıca tembih edin beni görünce tanıdıklarını belli etmesinler ve sarılmaya kalkmasınlar. Kraliçenin karşısındaki birer hizmetçi gibi davransınlar. Planımın ne olduğunu, zâten daha sonra anlarsınız. Bu mektup elinize geçer geçmez hazırlıklara başlasınlar ve ertesi gün yola çıksınlar…. Kızınız Ambernaz…

Kurnaz kraliçemiz o gece Abazius’u şehvete ve içkiye boğduktan sonra, bebekleri ve kendi özel işleri için 3 kadın hizmetçi alacağını söylemiş. Karısının bu isteğini son derece mâkul bulan Abazius “olur kraliçem” deyip sızmış…
Bir hafta sonra 3 abla hizmetçi kıyafetleriyle saraya gelince, Ambernaz onları gizlice odasına almış ve doya doya birbirlerine sarılıp hasret gidermişler. Sonra da planını anlatmış ablalarına…
-Pert halkının bu kadar yoksul ve babamızın da bu yüzden devamlı kederli olmasını hazmedemiyorum. Sarayın idâresi ve hazinesi artık benim elimde. Ve burada her iki ülkeye de yetecek kadar altın ve mücevher var…
Sizden isteğim, her hafta sonu biriniz Pertistana gidip benden aldığınız altınları babama verip, hemen geri döneceksiniz. Bunu sırayla yaparsanız hem sizin için daha az yorucu olur, hem de yokluğunuz fazla dikkat çekmez. Zâten Abazius’un gözü benden başka birşey görmüyor…
Ambernaz’ın bu teklifini sevinçle karşılayan 3 abla odalarına yerleşince, Ambernaz gizlice hazine odasına gidip 1 torba dolusu altın doldurmuş ve ertesi gün ablalarından en küçük olanı Mıncıknaz’a verip yola çıkmasını istemiş… Henüz birkaç gün önce yolcu ettiği kızlarından birini karşısında gören Pert kralı Zürtettin ilkin şaşırdıysa da, bir torba dolusu altını görünce kurnaz kızı Ambernaz’ın planını oracıkta anlamış. Altınları babasına veren Mıncıknaz hemen geri dönmesi gerektiğini ve yolunun uzun olduğunu söyleyerek vedâlaşmış kral babasıyla…
Bunu bir gelenek hâline getiren Ambernaz, hazine odasından her hafta 1 torba dolusu altın ve mücevher doldurup, ablalarından biriyle Kral babasına yolluyormuş… Birkaç ay sonra Pertistan bambaşka bir ülke hâline gelmeye başlamış. Eline geçen hazineyi halkıyla paylaşan kral Zürttettin, onların daha iyi beslendiğini ve artık daha mutlu olduğunu görünce küçük kızına bir teşekkür mektubu yazıp, o hafta altın getiren ablalardan biriyle yollamış…

Sevgili Kızım…
Tahta çıktığımdan beri halkımı hiç bu kadar mutlu görmedim…
Bunlar hep senin sâyende oldu, minnettârım… Baban Zürtettin…

Ancak gitgide azalan hazine bir zaman sonra Abazius’un dikkatini çekmeye başlamış… Hazine odasının anahtarının sâdece kendisinde ve kraliçede olduğunu bildiği için, sevgili eşine de toz konduramadığı için, bunu anlamak üzere kapıya nöbetçi olarak bir asker dikmiş…
O hafta yine hazine odasına girmek üzere odasından çıkan Ambernaz, kapıdaki nöbetçiyi görünce kocasının şüphelendiğini ve önlem almak için bunu yaptığını hemen anlamış. Geri dönmüş ve ablaları içinde en genç ve en güzel olan Mıncıknaz’ı yanına çağırtmış…
-Bana bak, hazine odasının kapısında bir nöbetçi var artık. O orada olduğu sürece ben içeri giremem. Sen bu nöbetçiyi hazine odasının yanındaki odaya çekip biraz oynaşarak oyalayacaksın. Ben de bu sırada sessizce işimi bitiririm. Önce git kendini biraz süsle ve benim baştan çıkartıcı kokularımdan sürün biraz…
Kardeşinin dediklerini eksiksiz yapan Mıncıknaz, en şuh hâline bürünüp nöbetçi askerin yanına gitmiş. Birkaç dakikalık sohbetin ardından nöbetçi askerle öpüşerek odaya dalınca, bunları uzaktan seyreden Ambernaz, sessizce hazine odasını açmış ve torbayı tıka-basa altınla doldurmuş…
Ambernaz her hafta hazine odasına girmeden önce Mıncıknaz’ı süsleyip nöbetçi askerin yanına yolluyormuş… Zâten birbirleriyle çok “samimi” olan bu çift, daha birbirlerini görür görmez kenetlenerek odaya dalıyormuş ve Ambernaz da rahatça işini bitiriyormuş…

Ancak hiç hesapta olmayan birşey olmuş…
Yaklaşık 4 ay sonra Mıncıknaz ağlayarak Ambernaz’ın yanına gelmiş ve hamile olduğunu söylemiş…
Bu duruma çok sıkılan Ambernaz :
-Karnın gitgide büyüyecek ve sen bu vaziyette sarayda dolaşamazsın, dikkat çeker ve Abazius şüphelenebilir. Pertistana dönmeli ve çocuğunu orada doğurmalısın. Hem hiç olmazsa birimizin babamın yanında olmasında fayda var. Abazius bana soracak olursa, iyi çalışmadığın için kovduğumu söylerim…
Ertesi gün Mıncıknaz’ı Pertistan’a yolcu eden Ambernaz, ortanca abla olan Okşanur’u yanına çağırtır…
-Bu nöbetçi askeri bugüne kadar Mıncıknaz oyalıyordu ama bunu şimdi sen yapacaksın. Bu asker sizin hizmetçi olduğunuzu biliyor. Eğer Mıncıknaz’ı sorarsa kovulduğunu, ama gitmeden evvel asker sevgilisinin ne kadar ateşli ve mârifetli olduğunu seninle paylaştığını söylersin. Git şimdi kendini biraz süsle ve gel…
Kardeşinin dediklerini yapan Okşanur edâlı bir şekilde askerin yanına gitmiş ve muhabbete başlamış. Mıncıknaz’a çok alışmış ve düzenli bir seks hayatı edinmiş olan asker, onun kovulmasına ve bir daha hiç göremeyecek olmasına üzülmekle birlikte Okşanur’un dudaklarına da hiç itiraz etmemiş. Ablasıyla askerin sarmaş-yapış yan odaya girdiklerini gören Ambernaz, her zamanki ustalığıyla torbasını doldurmuş ve ertesi gün en büyük abla olan Yaslagül’ü de altınları götürmek üzere Pertistana yollamış…

O gün hazine odasını kontrol etmek için içeri giren Abazius, altın ve mücevherlerin daha da azaldığını görünce âdeta deliye dönmüş…
Nöbetçiyi sorguya çektiğinde ise, kraliçe Ambernaz’ın hazine odasına aylardır hiç gelmediği cevâbını almış…
Fakat içine kurt düşen kral, bundan sonra hazine odasını daha sık kontrol etmeye karar vermiş…

Ve bundan bir hafta sonra, yine Okşanur ve asker oynaş halindeyken, Ambernaz da onları gizlice uzaktan gözetlerken kral Abazius hazine odasına inmiş. Askeri kapıda göremeyince hiddetten deliye dönmüş ve yan odadan gelen sesleri duyup kapıyı açtığında ise nöbetçi asker ve kraliçenin hizmetçisi Okşanur’u yarı çıplak halde görünce kılıcını çekip oracıkta askerin göğsüne saplamış. Seviştiği adamın gözünün önünde can verdiğini gören Okşanur çığlığı basmış ama, kızgınlıktan deliye dönmüş olan kral onu saçından yakaladığı gibi kraliçeyle yüzleştirmek üzere sürüklemeye başlamış. Bu arada bunları uzaktan seyreden Ambernaz hızlıca odasına doğru koşmuş ve dadısının elinden kaptığı bebeğini emzirmeye koyulmuş…
Kapı hışımla açılmış!..
Kocasının saçından tutup odanın ortasına fırlattığı yarı çıplak ablasına hem acıyarak, hem de suçluluk duygusuyla bakmış kraliçe…
-Söyle!.. bu işte senin parmağın var mı? Yoksa işkenceyle konuşturacağım bu orospuyu!..
Zâten ablasının perişan olduğunu görüp daha fazla acı çekmesine râzı olmadığı için:
-Tamam, otur ve biraz sakinleş herşeyi itiraf edeceğim sana, deyip bebeğini beşiğine yatırmış…
Ablasıyla bebeğin dadısına odadan çıkmalarını söyledikten sonra hâlâ hiddet içinde, nefes aldıkça göğsü inip çıkan eşine bir süre bakmış ve, başından sonuna herşeyi anlatmış… Pert kralının kızı olduğunu, o üç hizmetçinin de aslında öz ablası olduğunu, her hafta hazine odasından altın ve mücevher alıp babasına yolladığını, çünkü Pert halkının çok yoksul ve babasının bu yüzden çok kederli olduğunu, ablalarını da o askeri oyalamak ve hazine odasına girebilmek için kullandığını tek, tek anlatmış…
Kral bunları dinlerken, birbuçuk yıldır sürekli aldatıldığı ve soyulduğu hâlde hiç şüphelenmemiş ve önlem almamış olduğu için, kendini tam bir aptal gibi hissetmiş. Bir an oracıkta Ambernaz’ı öldürmeyi düşündüyse de, bunu yapamayacak kadar onu sevdiğini hissetmiş ve ileride oğluna, annesinin canını kendi elleriyle aldığını anlatmanın ne kadar zor olacağını düşünmüş. Ama bir plan yapması ve bu durumu telâfi etmesi gerektiğini de çok iyi biliyormuş…
Odadan çıkmak üzere ayağa kalkmış ve kapıyı açtıktan sonra Ambernaz’a dönüp:
-Ablalarına söyle yarın sabah sarayı terketsinler, ülkelerine geri dönsünler, demiş…
Zaten ablalarının sarayda kalmalarının onlar için hiç de güvenli olmadığını bilen Ambernaz, kralın bu emrini memnuniyetle karşılamış…
Kral o gece bir plan yapıp intikam için avcı köşküne gitmek üzere saraydan ayrılmış. Kocasının muhafızlarıyla birlikte sarayın avlusunda at binip ayrıldıklarını gören Ambernaz koşar adım ablalarının odasına gitmiş. Yaslagül’ü de hâlâ hıçkırıklar içindeki Okşanur’un saçını okşayıp yatıştırmaya çalışırken görmüş…
-Hazırlanın, sabah sarayı terkediyorsunuz. Abazius canımızı bağışladığı için şanslıyız ama bunun yanımıza kalacağını da hiç sanmıyorum, demiş…
Kendine suçlayıcı gözlerle bakıp hâlâ ağlayan Okşanur’a:
-Ne yaptıysam Pert halkı ve babam için yaptım. Birbuçuk yıldır insanımızın karnı doyuyor, babamın yüzü gülüyor. Ben bu bedeli çoktan göze aldım, sonucu neyse katlanacağım artık. Size daha fazla zarar gelmemesi ise tek tesellim. Haa, bir şey daha var, Pertistan’a dönünce Mıncıknaz’a bu olayı anlatmayın sakın. Yakında doğum yapacak, çocuğunun babasının bu şekilde öldürüldüğünü bilmesi hiç iyi olmaz, üstelik ablasıyla sevişirken. Doğumdan sonra ben bir mektup yazar, durumu izah eder ve gönlünü alırım onun, demiş ve odayı terk etmiş…

Ertesi sabah üç kız kardeş birbirine sarılarak, ağlaşarak ve helâlleşerek vedalaşmışlar… keder ve endişe içinde…
Geceyi köşkünde öfke ve intikam planları içinde geçiren kral Abazeus, sabah gözünü açar açmaz özel ulağını çağırtıp, kendi kurmay heyeti olan sarayın ileri gelenlerinin toplanması için emir vermiş…
Öğlen olduğunda hepsi yuvarlak masanın etrafında toplanmış ve bu önemli gelişmeyi genç krallarının ağzından duymak için dikkat kesilmiş.
Kral Abazeus, kraliçe tarafından nasıl ihânete uğradığını ve soyulduğunu, başından sonuna tek tek anlatmış…
Ve kurmay heyetinin bu konuda ne düşündüğünü bilmek istediğini söylemiş…
Saray yargıcı ve adâletten sorumlu olan yüce Asarius ilk sözü almış:
-Sevgili kralım… Böyle bir ihânet bağışlanamaz, mâzur görülemez… Kraliçe sizin eşiniz ve oğlunuzun anası bile olsa, ilkelerimiz ve adalet uğruna idâm edilmelidir. İbreti-i âlem için halk meydanında boynu vurulmalıdır!..
Bu sözlerin ardından ordunun başı ve askerlerin lideri yüce komutan Keserius lâfı alır:
-Sevgili kralım… Mâdem hazinemiz birbuçuk yıl boyunca soyulup, sefillerin ülkesi Pertistan’a kaçırılmış, o halde biz de orayı ele geçirir, ilk önce hırsızların başı olan kral Zürtettin’in kellesini alır, daha sonra halkını
katleder ve ganimetle ülkemize döneriz. Hem intikamımızı alır, hem de zararımızı telâfi ederiz!..
Bütün bunları sabırla dinleyen 90 yaşındaki bilge yüce Gönülius elindeki asayı sertçe masaya vurur ve:
-Bak evlat (krala evlat diyebilen, ve bu hitâbıyla hoş karşılanan tek adamdır. Çünkü herkesin gözünde âkil ve saygın biridir ulu bilge Gönülius)
Değil babanın, deden ve ülkemizin kurucusu olan yüce Kebabius’un bile iktidârını gördüm. Bu kadın seni bugüne kadar mutlu etmeyi başardı mı?
-Hem de her kadından daha fazla yüce Gönülius, onu tanıdıktan sonra hiçbir câriyeme yanaşmadım. Bir kadında aradığım herşeyi onda buldum. Ayrıca veliaht olarak bana bir oğul bile verdi. Saraydaki herkesin saygısını ve hayranlığını kazandı. Dün onu öldürmek için odasına girdim ama, elim varmadı yüce Gönülius, ona gerçekten aşığım…
-Gönlünün sesini dinlemişsin ve ileride pişman olacağın birşeyin önüne geçmişsin evlâdım. Kadınlar bizden farklı olarak, evlenseler bile geride bıraktıkları ailesini ve halkını tıpkı bir anne şefkâtiyle kollarlar. Kendi çocuklarını besledikleri gibi, onları da beslemeye çalışırlar. Çoğu zaman bunu sağlamak için akıllarını ve dişiliklerini kullanırlar. Zâten ellerinde başka ne var ki?. Ayrıca bizim hazinemizle sefillerin ülkesi Pertistan biraz huzur bulduysa, aç halkının karnı biraz doyduysa ne mutlu bize. Neticede orası da senin karının, ve bizim kraliçemizin ülkesi. Düşünsene, yardıma muhtaç ve yoksul bir baba olsaydın, kızın da zengin bir adamla evlenseydi, onun desteğine minnettar olmaz mıydın? Bırak bu insan kasaplarının lâflarını, kraliçemize sarıl ve ona destek ol, kadınına ve oğlunun anasına sahip çık…

Bilge Gönülius’un bu lâflarından çok etkilenen Abazius, toplantıyı terkettiği gibi atına atlamış ve süratle sarayın yolunu tutmuş. Atını o kadar hızlı sürüyormuş ki, muhafız süvarisi ona yetişememiş bile…
Saraya vardığında koşar adım merdivenleri çıkıp kraliçenin odasını açmış…
Bebeğiyle uyur vaziyette yatan Ambernaz içeri giren kocasını görünce uyku mahmurluğu içinde gülümsemiş ve elini uzatmış, Karısının elini tutup yüzüne doğru eğilen genç kral onun kulağına usulca şunu fısıldamış :
-Seni seviyorum kraliçem…
Ambernaz ise kocasına doğru hafifçe dönmüş ve dudağına bir öpücük kondurarak,
-Doğru olanı yapacağını biliyordum kralım… demiş…
… SON …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir